Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ekim 23, 2011

Bozaaaaaa.....




Booooooo-zaaaaaaaa-cıııııııı” Kışın, karlı soğuk günlerde elinde bir güğüm dolusu boza ile bağıran bozacının sesi artık çok uzaklarda kaldı değil mi? Çocukluğumuzda… Şimdilerde yine sokak aralarında gezen bozacılar var mıdır bilmem ama bizim semte uğramadığı kesin. Geleneksel Türk içeceklerimizden olan boza’da artık günümüzde gittikçe kan kaybediyor. Bu yazıya başlamadan önce bozayla ilgili bir araştırma yaptım. Bilmediğim ne çok şey varmış hakkında meğer. Eğer siz de öğrenmek istiyorsanız okumaya devam edin lütfen.
Çocukluğuma dair hatırladığım en önemli karelerden bir tanesi Lütfiye Hanım teyzemin bulgurdan yaptığı sobanın arkasında mayalandırdığı enfes bozası içerken hepimizin memnuniyetidir. Çocuk aklımla ne kadar çok şaşırırdım onun boza yapabilmesine. Oysa aslında bozayı siz de kolay bir biçimde evinizde yapabilirsiniz.
Boza; darıdan (yabancı maddelerden güzelce temizlenmiş), pirinçten, buğdaydan, mısırdan,arpadan,yulaftan, … yapılabiliyor. Yapıldığı malzemeye bağlı olarak tadı değişiyor. Hatta kullanılan malzemenin üretildiği tarlaya göre bile tadı değişiyor. Fermente olan içeceklerim böyle bir ortak paydası var galiba. Şarapta böyle değil midir? Üzümden üzüme, bağdan bağa,yöreden yöreye değişen üzüm gibi. Kullanacağınız ana malzemeye karar veriyor, içine su katıp pişiriyor ve şeker ilave diyorsunuz. Fermente olmasını bekliyorsunuz. Sonra afiyetle içiyorsunuz.
Boza’nın sadece Türkiye’de içildiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Boza’yı içecek kültürüne kazandıran Türkler olsa da zamanla dünyanın bir çok yerine yayılmış, bazılarının geleneksel içecekleri haline gelmiştir. Bizde başka Kırım, Volga civarı, Kafkaslar, Türkistan, Macaristan, Balkanlar, İran, Arap ülkeleri… gibi. Aslında Boza’nın yayılma serüvenine baktığımızda Osmanlı’nın ayak izlerini görür gibi oluyoruz değil mi?
Bana çok ilginç gelen ve internet sitesinde okuduğum bilgiyi sizinle de paylaşmak istiyorum. Yukarıda da yazdığım gibi boza üretiminde bir çok farklı hammadde kullanılıyor. Kullanılan hammaddeler üretildikleri ülkelere göre de farklılık gösteriyor. Örneğin; Mısır’da “bousa” adı ile üretilen boza darıdan, Kırım ve Türkistan’da pirinç ve darı, Tatar Türklerinde eşit oranda darı, buğday ve yulaf unu, Kafkasya' da arpa maltı katılarak pişirilmiş ve kızartılmış ekmek, Kırgızlar’ da buğday yarması kullanılıyormuş.

Çarşamba, Ekim 19, 2011

Kırmızı Et Nasıl Terbiyelenir?

Benim bu kadar güzel fotoğraf çekmem beklemiyorsunuz değil mi? Çekmedim zaten. Yukarıda gördüğünüz fotoğraf sevgili Gökmen Sözen'e ait. Yaklaşık 1 senedir dosyamda bloğumda kullanılmak için bekliyor. Elim çok hızlı anlayacağınız. Ama dedim ya çok yoğunum. Yemek yapmayı unutacak kıvamdayım şu anda. Ama değişecek yakında ve ben çok özlediğim mutfağımla barış çubukları tüttüreceğim. Ama ondan önce yine çok öncelerde yazdığım yazıyı yayınlıyorum. Umarım işinize yarar...


Biz Türkler genel olarak hepimiz kırmızı eti severiz. Hele bu kırmızı et lokum gibi olursa keyfimize diyecek yoktur. Tabi ki lokum gibi bir etin başlıca şartı şüphe yok ki hayvanın kalitesinin iyi olmasıdır. Restaurantlarda yediğimiz kırmızı etin lezzetini evlerimizde yakalamakta zorlanırız çoğu zaman. Garsonlara sorulan sorulara genelde “hayvanlarımızı özel olarak yetiştiriyoruz” gibi bir cevap alsakta kırmızı eti yumuşatmak için bazı terbiyeleme yöntemlerinin olduğunu biliyoruz. Marine etmekde dediğimiz terbiyeleme; kırmızı ya da beyaz eti pişirmeden önce yapılan sosun içinde bir süre bekletilmesidir. Fenni gübrelerin yedirildiği, et tutması için türlü türlü yöntemlerin kullanıldığı günümüz hayvancılığında artık kekik yiyen hayvanların kekik kokulu etlerini özler hale geldik.
Seneler önce katıldığım bir hayvancılık fuarında Hollandalı bir firmanın satış müdürüyle tanışma şansını elde etmiştim. Sizin de bildiğiniz gibi Hollanda hayvancılıkta başı çeken ülkelerden birisi. Özellikle inek, dana gibi büyükbaş hayvancılık çok gelişmiş durumda. Ahır içi yaşam ortamlarının iyi olması, az bağlanmaları hatta klasik müzik dinlemeleri hayvanları stressiz hale getirdiğini ve süt miktarını etkileğini ve etlerinin kalitesinin arttığını söylemişti. Söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu bilemem ama anlattıkları hiçte mantıksız değildi. Mutlu hayvanların olması çok önemli galiba.J
Yaptığım araştırmalara göre eti terbiyelemek için farklı yöntemlerin kullanıldığını gördüm. Ama genel olarak kullanılan malzemeler aynı. Etin yumuşamasını sağlamak için şarap, sirke ya da limon gibi asitli malzemeler kullanılıyor. Lezzetli ve yumuşacık bir et için ilk adım etin bekletilmiş olmasıdır. En az bir gün etin beklemiş olmasında yarar var. Kurban bayramlarında kesimin hemen ardından yapılan kavurmaların ya da et yemeklerinin sert olmasının en önemli nedeni etlerin dinlendirilmemiş olmasıdır.
Eti marine etmek için az zamanız varsa kesinlikle benimde kullandığım bir yöntem olan limon suyu ile terbiyeleme yöntemini kullanmalısınız. Yarım saat bekletmeniz bile çok iyi sonuçlar veriyor. Etlerinizi marine edemediniz ama çabuk pişmesini istiyorsanız biraz sirke işinizi çok kolaylaştıracaktır. Etinizi saatlerce pişirdiğiniz halde hala pişmiyorsa karbonatı kullanmanızı tavsiye ederim. Tadını hafif değiştirsede karbonatın harikalar yarattığına şahitlik etmiş birisiyim. Sert etleri çabuk pişirmenin başka yolu ise tencereye bir parça ekmek atmak. Farklı kişilerden çok iyi sonuç alındığını bilsemde bu yöntemi daha denemiş değilim.
Kuşbaşı etleri bir gece önceden sirke ya da limon ve zeytinyağıyla ovup bekletirseniz çok iyi sonuç alırsınız. Çok genel bir terbiyeleme yöntemi olan süt, zeytinyağı ve soğan suyu (en iyi çıkartma yöntemi tülbentin içine rendelenmiş soğanı koyup güzelce sıkmaktır) karışımı karıştırılıp, ovularak bir gece bekletildiğinde çok lezzet veriyor ve etin yumuşamasını sağlıyor. Ölçüsüne gelince etinizin miktarına göre üç malzemeyide aynı miktarda kullanmanız gerekiyor. Ben genelde hepsinden 1 fincan kullanıyorum.
Kızartma et yapacaksanız yine bir gece önceden eti sirkeli ya da limonlu ve zeytinyağlı karışımda bekletin. Daha sonra pişirmeden içine ince ince taze baharatlar (kekik, biberiye.. gibi) doğrayın. Hatta damak tadınıza göre ekleyeceğiniz sarımsağın yaratacağı lezzete inanamayacaksınız. Eti kızartırken terbiyelediğiniz yağdan başkasını kullanmamanızı tavsiye ederim. Böylece hem çok fazla yağlı olmasını önlemiş olursunuz hem de aromaların geçtiği yağ kızartma yaparken etin lezzetine lezzet katar.
Fırında et yaparken etlerin sertleşmemesi için dikkat etmeniz gereken şey fırının önceden iyice kızdırılması ve etin fırına koyulmasından hemen sonra ısıyı düşürmenizdir. Eti fırında orta ısı dediğimiz orta hararetli ısıda pişirirseniz çok iyi sonuç alırsınız.
Bütün bir parça eti terbiyelemek istiyorsanız yapmanız gereken şey bir sürü sarımsağı parça etin üzerine bir bıçak yardımıyla açtığınız deliklerin içine sokmanız ve yanlarına birer tane karabiber eklemenizdir. Kurutulmuş kekik ya da küçük küçük doğradığınız taze kekikleri etin üzerine güzelce yedirin. Ve eti ağzı sıkıca kapatılabilen bir kapta kırmızı şarapta ya da kırmızı şarap kullanmak istemiyorsanız zeytinyağ ve süt karışımında 1 gün süreyle bekletin. Şunu söylemeliyim ki kırmızı şarapta çok daha güzel sonuç alırsınız.
Yaptığınız terbiyeye isterseniz salçada katabilirsiniz. Soğanın suyu, sirke ya da limon, biraz salça, zeytinyağı ya da zeytinyağını sevmiyorsanız ayçiçek yağı, sarımsak rendesi karışımı size salçalı olarak verebileceğim terbiyelerin başında geliyor. Gaziantep’e yaptığım gezi sırasında yediğim etlerin tadı hala damağımda. Orada uzun süre yaşayan arkadaşıma eti nasıl terbiye ettiklerini sorduğumda verdiği tarif şöyleydi. Biber salçası, pul biber, sarımsak, kekik, yoğurt ya da süt, zeytinyağı ve tuzla yaptıkları karışımla eti bir gece bekletiyorlar. 2 saat civarında bekletmek bile çok işe yarıyormuş. Etlerini kor ateşte pişirdiklerinden etleri daha da lezzetli bir hale geliyor. Tabii kullanılan kuyruk yağını ve etlerinin sinirlen arındırılmış olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Sonra benim gibi yediğiniz etin lezzetini uzun süre unutamıyorsunuz.J Izgara yaparken kömür ateşinin çok kızgın olmaması etlerinizin sertleşmemesi için çok önemlidir.
Bonfile için benim özel olarak kullandığım bir terbiyeleme yöntemini sizlerle paylaşmak istiyorum. 1 kg bonfile için 1 fincan zeytinyağ, 1fincan süt, kimyon, kuru kekik, nane, tuz, taze çekilmiş karabiber ve isteğe bağlı olarak 2 diş sarımsak. Etinizin çok lezzetli olduğunu göreceksiniz. Yanında neler servis edeceğiniz sizin damak tadınıza kalıyor.
Siz de benim gibi kuzu sevenlerdenseniz bir terbiye tarifi de onun için vermekte fayda var. 1 kg kuzu budunu taze çekilmiş karabiberle bir güzel ovuyorsunuz. Bir kapta sarımsak rendesi, zeytinyağı, limon suyu, kekik ve naneyi karıştırıyorsunuz. Kuzu butlarına bu karışımı güzelce yedirin ve ağzı sıkıca kapalı kapta bir gece bekletin. Bunları özellikle ızgarada üzerine terbiyelediğimiz sosu sürerek pişirmenizi öneririm.

Cumartesi, Nisan 23, 2011

Unuttuğumuz Sofra Adabımız... Food in Life Yazıları

Çok yoğunum ve daha 2 ay civarı hayatımı bu şekilde devam ettirmek zorundayım. Ama umarım tüm bu yoğunluğum iyi bir şekilde sonuçlanır. O yüzden bu aralar bloğumla çok fazla ilgilenebileceğimi zannetmiyorum. Açılmasını bu kadar bekledikten ve dosyalarımda bu kadar çok yemek tarifi birikmişken üzücü bir durum ama napalım. Sınav bitene kadar böyle olmak zorunda. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle...






Unuttuğumuz Sofra Adabımız…
Biliyorum. Hiç zamanınız yok. Tıpkı diğerleri gibi. “Adabına uygun yemek yemeği boşverin keyfini çıkara çıkara yemek yemeği özledik” diye geçiriyorsunuz içinizden. Acelemiz var. Geçmişte ve günümüzde sofra adabını araştırırken gördüm ki aslında değişen sadece biziz. Sofralarımızın adabı aynı kurallarla aynen durmakta.
“Her şey adabına uygun yapılmalı” diye bir deyişimiz vardır bilirsiniz. Katılıyorum. Her şey o zaman güzel oluyor. Sofra adabı bence tüm yazılı kuralların başında aile olarak masaya oturmakla başlıyor. Hani günümüzde genelde herkesin tek başına ve televizyon karşısında atıştırdığı yemeklerin aksine özellikle akşam yemeklerinde hep birlikte oturulup yenen yemeklerin tadı başkadır. Aile reisi olan babanın gelmesinin beklendiği, şölen tadında hazırlanan akşam yemeklerinin yendiği günler çok uzak değil aslında. Büyüklerden izin alınmadan kalkılmayan yemekler.
Her şey değişiyor biliyorum. Biz de değişiyoruz alışkanlıklarımız gibi. Ama diyorum eski katı kurallara çok sıkı bağlı kalamasak da birçoğuna hala uysak ne güzel olur. Yemeği sadece doymak için değil de keyif almak için yesek. Tabii bu bir tercih farkındayım. Ama yine de yaşamak için yemek değil de yemek için yaşasak. Ne güzel olur değil mi? Yazımın bundan sonraki bölümlerinde size sofra adabının kurallarından bahsedeceğim. Bazılarını okurken yok artık diyeceksiniz biliyorum. Ama okuyun. “Fast food”un hayatımızın tam ortasına oturduğu bu günlerde evde pişirilen yemeklerin adabıyla yemenin keyfine varın. Yavaşlayın.
Sofra adabının geliştirilmesinin en önemli sebebinin başkalarına olan saygıdan kaynaklandığını düşünüyorum. Aynı masa etrafında buluştuğumuz kişileri rahatsız etmeden yemeğimizi yemek bu işin çıkış noktası.
Sofrada asla yapmamamız gereken şeylere gelince; ev sahibi davet etmeden sofraya oturulmaz ya da evde aile ortamında yemeğe oturacaksanız ailenin reisi oturmadan masaya oturulmaz ya da yemeğe başlanmaz. Yemek yediğiniz kişiler arasında bayanlar varsa yanınızda oturacak olanların oturmalarına yardım etmeniz gerekir. Ev sahibi oturmadan yemeğe başlanmaz. Kasenize konulan çorba çok sıcaksa üfleyerek içilmez. Yerken sesler çıkarılmaz. Tabağa çok büyük porsiyonlar halinde yemek alınmaz. Ev sahibi ikinci kez yemek teklif etmezse yemek istenilmez. Dirsekler masa üzerine, eller masa altına konulmaz. Ağızda yemek varken konuşulmaz. Yemek çok hızlı yenilmez. Esas olan yemeği diğer konuklar ya da aile bireyleriyle birlikte bitirmektir.. Ekmek ağızla ısırılarak kopartılmaz. İzin istemeden masadan kalkılmaz. Esas olan masadan herkesle birlikte kalkmaktır.
Çatal bıçak tutuşunun da adabı vardır. Bıçak sapından işaret parmağı kesen kısmın üst tarafından uzatılarak tutulur. Çatal ve bıçak yalanmaz ya da ekmek kullanılarak temizlenmez. Konuşurken çatal ve bıçaklar sallanmaz. Eğer et yiyorsanız çatalı sol elinizde tutup sağ elinizdeki bıçakla etinizi kesebilirsiniz. Sebze yediğinizde ise bu kez isterseniz çatalı sağ elinizde tutup sebzeleri yiyebilir ya da sol elinizle tutup sağ elinizde tuttuğunuz bıçakla sebzeleri çatala doğru itebilirsiniz. Çorba içildikten sonra masanın üzerine konulmaz, tabağın içine bırakılır. Çorba içerken kaşığın ucunun ya da yanının kullanılması size kalmıştır. Yalnız çorba içerken ses çıkarmamaya özen göstermelisiniz.
Bez peçete tam olarak açılmadan kucağa konulur. Peçeteyi göğse takmak hoş olmayan bir davranıştır. Yemek bittikten sonra peçete katlanıp tabağın hemen yanına bırakılır. Bir şey içmeden hemen önce ağzınızı silmeniz gereklidir. Dudaklarınızın bardağın üzerinde hiçbir iz bırakmaması gereklidir. Yine içerken ses çıkarmamanız çok önemlidir. Ve içtiğiniz içeceği bir dikişte bitirmemeniz adap gereğidir.
Piliç elle yemesi daha kolay olsa bile aslında çatal ve bıçakla yenir. Kemikler ağza götürülmez. Bu tarz yemesi çok kolay ve zevkli! olmasa da piliç yemenin olması gereken yolu budur. Balıklar, yine çatal ve bıçak kullanılarak yenilir. Önce balığın başı çıkartılır. Sonra üzerindeki et alındıktan sonra bıçağın ucu ile kemik kısmı etten ayrılır. Masaya balık kılçıklarının konması için küçük tabaklar konmuşsa bunlara konmamışsa kendi tabağınızın kenarına konur. Etli kısmı bıçak ve çatal yardımıyla küçük porsiyonlar halinde yenilir. Balık etlerinin içinde küçük kılçık parçaları kalmışsa kimseyi rahatsız etmeden parmağımızın ucuyla bunları ağzımızdan çıkartmalıyız.
Makarna özellikle spagetti yemek zordur. Makarna yerken bir çatal ve kaşık kullanmalıyız. Çatal yardımıyla makarnadan biraz alınır ve tabağa yan tutulmuş bir biçimde tutulan kaşık yardımıyla sarılarak ağza götürülür. Makarna yerken bıçak ve çatal ikilisini de kullanabilirsiniz. Bıçak yardımıyla küçük parçalar haline getirdiğiniz makarnaları çatalla kolay biçimde yiyebilirsiniz. Sandviçler tarzı yiyecekler elle yenir. Ufuk olmaları halinde tek lokmada yenebilir. Eğer büyükse bıçak yardımıyla kesilerek yenir.
Masa düzeni sofra adabının en önemli noktalarından birisidir. Masa örtüsü kullanılması çok önemli hatta olmazsa olmazdır. Hatta kullanılacak olan çiçek ve şamdanlar yemeğinizi bir şölen haline getirecektir. Yemek takımı kullanılması önemlidir. Tabağın sağ yanına kaşık ve bıçaklar, soluna ise çatallar konulur. Masada yan yana üç kaşık ve çataldan fazlası konulmaz. Birden fazla konulan çatal ve bıçaklar yemek sırasına göre dıştan içe doğru dizilir. Bıçakların kesen tarafı dış tarafa bakacak şekilde konulmalıdır.
Bardaklar bıçakların üst tarafından sağına doğru koyulur. Masaya iki bardak konmalıdır. Biri su diğeri ise başka içecekler için. Bardakların bir örnek olması ya da birbirini tamamlaması çok önemlidir. Masaya içme suyunun sürahide konulması gereklidir. Maden suyu ve diğer içkiler ise kendi şişelerinde sofraya getirilir. Tabaklara gelince en alta sıcak yemek tabağı, üzerine ordövr tabağı en üstte ise çorba tabağı ya da kasesi bulunmalıdır. Ayrıca sık sık değiştirilmesi için fazladan servis tabakları masaya konmalıdır.
Kahvenin benim sevdiğimin aksine masada değil salonda ikram edilmesi gerekiyormuş. Oysa ben belki de en çok yemeğin hemen ardından masada içilen kahveyi severim. Yemekten sonra sindirimi kolaylaştırıcı içkiler ikram edilmeliymiş. Yemek masasında sigara içmemek gerekir. Aslına bakarsanız bana göre hiç sigara içmemek gerekir ya neyse. Ama illa ki içeceğiz diyorsanız ev sahibinden mutlaka izin almalısınız. Yemekten kalktınız, kahvenizi de içtiniz “şimdi gitme zamanı” demiyeceksiniz. Bunları yaptıktan hemen sonra gitmeniz hoş olamayacaktır. Bunların üzerinden makul bir sürenin geçmesini beklemeniz görgü icabıdır. Tabi kalkerken ev sahibinden izin almayı unutmayın. Dilerim çok ısrarcı biriyle karşılaşmazsınız yoksa işiniz çok zor.
Meyve yemeninde adabı olur mu demeyin ve okumaya devam edin. Elma tabağa alınır. Tercihe göre soyulur ya da soymadan ikiye bölünür. Ortadaki çekirdeği çıkarılır ve küçük parçalara bölünür. Çatal yardımıyla elmanızı yiyebilirsiniz. Bu yeme şekli aynen armut içinde geçerlidir. Eğer dostlar arasındaysanız elma ya da armutunuzu elinizlede yiyebilirsiniz. Muzu yemek için kabuğunu soyun ve bıçak kullanarak küçük parçalara ayırın. Yine dostlar arasındaysanız elinizi kullanabilirsiniz. Kiraz elle yenir ve çekirdeği avuca çıkarılır ve tabağa konur. Böğürtlen elleri çok boyayan bir meyve olduğundan kaşık yardımıyla yenilmesi uygun olur. İncir kabukları soyulmadan yenir. Bıçakla ikiye bölünür ve çatalla yenir. Fakat benim gibi incirin kabuğunu yiyemeyenlerdenseniz eliniz kullanmaktan başka çareniz yok. Portakal yemek sulu olduğu için biraz zahmetli.Tercihe bağlı olarak kabuğu bütün olarak soyulabilir ya da üst ve alt kısmı çıkarıldıktan sonra kabuğu yukarından aşağıda dört beş yerinden kesilir ve kabuk el yardımıyla soyulur ve dilimlere ayrılır. Mandalina haliyle elle soyulur. Üzerindeki beyaz katman elle temizlenir ve bölünerek yenilir.
Üzüm çekirdeksiz ise yemesi çok kolaydır. Ancak çekirdekli üzüm yiyorsanız kiraz çekirdeği gibi çıkartıp tabağınızın kenarına koymalısınız. Kavun dilimler halinde masaya geldiğinden çatal ve bıçak yardımıyla yenir. Şeftali önce ikiye sonra tekrar ikiye bölünür. İsteğe bağlı olarak kabukları soyulabilir. Erikte dörde bölünerek yenir. Hurma ikiye bölünür ve kaşık yardımıyla yenir. Çilekler sapından tutularak ve pudra şekerine batırılarak yenir. Karpuz dilimler halinde masaya geldiğinden o da kavun gibi çatal ve bıçak yardımıyla yenir.

Cumartesi, Aralık 04, 2010

Hediyelerimm...

Bunlar da kırmızı kurdelenin altında olanlar...
Bir şeye gerçekten çok emek verdiğinizde ortaya çok güzel şeyler çıkıyor. İşte "Food in Life" dergisi de çok emek verilerek çıkarılan bir dergi. Bunun canlı tanığıyım. Çok çalışıyorlar, çok titizler ve güzel iş çıkarıyorlar. İncelemek ve e-posta grubuna katılmak için; http://http//www.foodinlife.com.tr/
Bu da "Food in Life" ailesinin yeni üyesi... http://http//www.foodinlife.com.tr/dergi.php?d=patisserie

Eyüp Kemal Sevinç'in 'Doğan Kitap'tan çıkan fotoğraflarını sevgili Gökmen'in çektiği (ayrıca Gökmen'in eserlerine bir göz atmak için http://http//www.gokmensozen.com/) kitap güzel ve farklı olmuş.

"Food in Life"tan çıkan Mehmet Soykan'a ait kitap incelenmeye değer doğrusu... Emeği geçenlerin ellerine sağlık. http://http//www.foodinlife.com.tr/kitaplar.php

Perşembe, Nisan 08, 2010

Mutluyum....

Aslında ruh halime uygun bir fotoğraf aramadım değil. Ama onu yansıtacak bir fotoğraf bulamadım. O kadar iyi hissediyorum ki kendimi. Bir kuş misali hafifim. Uzun ve yoğun çalışılan bir yılın sonunda yüksek lisansımı bitirmiş bulunuyorum. Uzun süren çalışma saatleri, uykusuz geçen geceler, son günlerde görülen kabuslar... mutlu bir sonla bitti. Şu anda kendimi hiç yorgun hissetmiyorum. "Oybirliğiyle kabul edildi" dendiği an herşey bitmişti zaten. Çokkk mutluyum.

Cuma, Mayıs 30, 2008

Yorum Bırakma

Ne yapsam şu yorum bırakma problemini çözemiyorum. Diğer bloğumda bir problem çıkmadı ama bunu bir türlü düzeltemiyorum. En kısa zamanda çözmek dileğiyle...

Pazar, Mayıs 11, 2008

Anneler Gününüz Kutlu Olsun...

Ya hep söylenir durur ya annelerin hakkının ödenmeyeceği ,ödenemeyeceği işte ben bunun ne anlama geldiğini anne olduktan sonra anladım. Annelik öyle bir şey ki anlatamıyorum. Kendinden vazgeçiyorsun kimi zaman büyük bir kabullenişle.. Senden önce o geliyor. Aslında hep o geliyor herşeyden önce. Uykusuz kaldığın gecenin ertesinde normalde çok sinirli olurken onun bir gülümseyişiyle gidiveriyor bütün yorgunluğun ve sinirin. Çalışmak istediğin halde çalışamadığın için hiç gocunmuyorsun sırf Onun için. Nasıl anlatılır annelik bilmiyorum ki. Benim için gerçekten artık en güzel hediye oğlumun yüzündeki gülümseme, onu uyurken seyretmek ya da bir mucizeye tanıklık eder gibi hergün büyüdüğünü görmek...
Aslında anneler gününün tarihçesini yazacaktım size önce ama sonra dedim ki içimden boşver yaa nedeni her ne olursa olsun anneme olan sevgimi söylememin sadece bir nedeni. Gerçi ben öyle günleri falan bekleyen biri değilimdir. Geç kalmamak adına hissettiğim herşeyi hemen söylerim. Ama bir kez daha söylemek istiyorum. Anneciğim seni o kadar çok seviyorum ki... Ve o kadar çokk özlüyor. Tanrı'dan hep senin yüzde birin kadar iyi bir anne olabilmeyi diliyorum. Bakalım ne kadar becerebilirsem.
Anneler günün kutlu olsun....
Anneler gününüz kutlu olsun...

Ps: Bunlarda benim çektiğim gül fotoğrafları. Öğrenme çalışmalarım bütün hızıyla devam ediyor. Çok yakında inşallah Beyza'nın yardımlarıyla çok güzel fotoğraf çekmeye başlayacağım.

Cuma, Mart 21, 2008

Bahar Bayramınız kutlu olsun....

Küçüklüğümden aklımda kalan ve en çok hoşuma giden anımlarım Mart dokuzunda tren yolunda yapılan eğlencelere ve pikniklere aittir. Annem 'baharın gelişini kutluyoruz' derdi. Hatta geceleri sahip olmak istediklerimizin resmini çizerdik taşlarla sopalarla gül ağaçlarının altına. Çok güzel günlerdi. Nevruzun aslında bu anlama geldiğini bilmiyordum doğrusu. Meğer taa eskilerden gelen bir bayrammış bu aslında herkesin kutladığı. Ufak bir araştırma yaptım internette. Aşağıda size de biraz bilgi verdim. Ama isterseniz çok ayrıntılı bilgiler var nette. Neyse adı ne olursa olsun 'Bahar Bayramız' kutlu olsun.....
21 Mart eski takvimlerde yılın ve baharın ilk günü, yeni takvimlere göre ise gece ve gündüzün eşit olduğu gün. Nevruz Bayramı, Ramazan ve Kurban bayramlarından sonra Türklerin tek ortak bayramı. Tabiat anayla elele yaşayan Türklerde baharın gelişi çok önemli bir yere sahiptir. Nevruz farsça 'yeni gün' demektir. Nevruz aslında 'Bahar Bayramı' olarak anılıyor. İnsanın uyanışının tabiattaki uyanışıyla birlikte kutlandığı bayram.
Aslında Nevruz geleneği İslamiyetten çok öncelere giden bir gelenektir. 1990 yılında bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetlerinde Kırgizistan, Kazakistan, Özbekistan,Türkmenistan ve Azerbaycan ile Rusya Federasyonu bünyesindeki Tataristan 21 Martı Ergenekon/Nevruz Bayramını 'Milli Bayram' olarak ilan edilmiştir. Nevruz ananevi ve geçmişi 5000 yıllık Türk tarihine dayanan bir bayramdır. Türkiyede 1991 yılında Türk Dünyası ile birlikte resmi tatil olmaksızın bayram ilan edilmiştir.
Türklerin kullandığı 12 Hayvanlı takvimde yılların ve ayların adları hayvan isimlerine bağlı olarak söylenmiştir. Bu takvime göre yeni yılın başlangıcı 21 Marttır. Güneş yılı ile ay yılı arasında 13 günlük bir fark bulunduğundan 21 Mart tarihi bazı topluluklarda Mart dokuzuna, bazı topluluklarda ise 1-3 Nisan ve 21 Hazirana tekabül etmektedir.


Salı, Şubat 12, 2008

Merhaba

Uzun süredir aranızdayım aslında.Bloglarınızda paylaştıklarınızı takip ediyorum büyük bir zevkle. Bir blog sahibi olmayı hiç düşünmemiştim aslında ta ki bir gece ansızın karar verene kadar. Paylaşacak, paylaşabilecek çok şeyim olduğunu düşündüm. Güzel bir arşivim ve anlatacaklarım var. Neden olmasın dedim.
Bloğum adından anlaşılacağı üzere Trakyalı bir ailenin kızıyım. Bulgaristan göçmeni yani muhacir bir ailenin kızı ve Karadenizli bir ailenin gelini ve aslen Türkiyeliyim. Türkiye'nin her köşesini seven ve merak eden biriyim. Bu yüzden eşim ve ben, ailem ve ben sürekli gezdik ve daha da çokk gezeceğiz. Bunları sizlerle paylaşacağım.
Yemek yapmayı oldum olası çok sevdim.Özellikle muhacirlerinde çok yaptığı hamurişlerini. Belki de uncu bir babanın kızı olduğumdandır. Bu iş benim hamurumda var. Her ne olursa olsun neden seviyorum işte. Sürekli yeni şeyler deniyorum. Türk yemeklerini çok sevsemde en çok sevdiğim aşçı Amerikalı, Tyler Florance. Bloğumda sık sık onun tariflerini gözeceksiniz.Ve fotoğraflarım... Fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. Bunu gerçek anlamda öğrenmeyi çok istiyorum.Ve en kısa sürede kursa gitmeyi planlıyorum.
14 aylık oğlum izin verdiği sürece kesintisiz olarak bloğuma yazacağım. Tayin dolayısıyla şu anda Ankarada değil de İstanbulda olsam size bunun için söz bile verebilirdim ama Ankaradayım ve oğluma tek başıma bakıyorum. Yani anlayacağınız alışık bile olsam yoğun bir gurbet duygusu içindeyim. Eeee Ankara başka İstanbul başka. İstanbul benim memleketimin komşu kapısı gibiydi.Biraz uzun bir giriş yazısı oldu.En kısa zamanda bloğuma tarifler göndermeye başlayacağım. Şu eski defterleri karıştırmaya başlayalım bakalım.Görüşmek üzere....